Sevgili Zeynep sayesinde bugün, uzun zamandır ihmal ettiğim bloğuma tekrar gereken özeni göstermeye karar verdim. Hafızam bana ne kadar destek olacak bilmiyorum ama, en son seyahatimden geriye doğru giderek, son birkaç senede yaptığım bütün seyahatleri burada tekrar arşivlemeye karar verdim.
Ailecek en son seyahatimizi geçen sene de gittiğimiz Çıralı-Antalya'ya yaptık. Olympos Lodge uzun zamandır merak ettiğim bir oteldi. İlk kez geçen yıl 19 Mayıs'ta gitme fırsatı bulduğumuz bu oteli o kadar çok beğendik ki; bu yıl yine aynı tarihlerde, bu kez 8 yaşındaki kızımız Cansu'yu da alarak tekrar ziyaret etmeye karar verdik.
Olympos Lodge Çıralı'nın girişinde yer alan derenin hemen kenarında, on beş dönümlük bir cennet bahçesinin içinde yer alan toplamda 14 odalı bir butik otel. Sahiplerinin ince zevkleri otelin her köşesinde kendini hissettiriyor. (www.olymposlodge.com.tr) Odalar oldukça geniş ve konforlu; hepsinin kendi verandası var; verandalar aynı bahçeye açılsa da bahçeleri pek kullanan olmadığından, müstakil ve özgür bir hava almak mümkün. Bahçenin her yanı çok keyifli; tavus kuşları, tavuklar, civcivler, köpekler, hepsi bir arada. Kızımızın hayvanlarla sanırım ilk kez bu kadar yakın olduğu bir tatil oldu bu; normalde köpeklerden korkan kızım en son bir köpeği sahiplendi ve eve götürmemiz için bize yalvarmaya başladı.
Deniz suyu biraz serindi ama yine de yüzmek çok keyifliydi. Küçük çocuklar için bütün plajın taşlık olması biraz sorun olabilir; ben Çıralı'daki marketten kızıma deniz ayakkabıları alarak bu sorunu çözdüm. Çıralı sahili çok uzun, burada yürüyüş yapmak çok dinlendirici; inanılmaz güzel deniz kabukları var, yürürken Cansu ile onlarca deniz kabuğu toplayıp evimize götürdük.
Otelimizin yemekleri oldukça lezzetli ve menüsü güzel. Kahvaltı açık büfe, çok taze, bol çeşitli ve özenli bir kahvaltısı var. Açık büfeye kahvaltıdan sonra günlük yapılan kek, poğaça, kurabiye ve taze meyveler konuyor; büfe akşama kadar kullanılabiliyor, dolayısıyla biz öğlen yemeklerimizi hep pas geçtik. Akşam yemekleri için otelin restoranı iyi bir alternatif ama bunun dışında 2 yeri biz çok sevdik; birincisi Çıralı girişte yer alan Yörük; burada mutlaka gözleme yenmeli :) İkincisi de Karakuş restoran ki; genelde çok salaş bir restoran portföyü olan Çıralı'da bana göre düzgün bir akşam yemeği için tek ve en iyi alternatif.
Çıralı'da başka neler yapılabilir ?
1. Mutlaka Olympos antik kenti gezilmeli. Wikipedia'dan çok kısa bir alıntı:
Olympos Antik Kenti, Antalya'nın 80 km güneyinde ve Antik Likya Bölgesi içindedir. Doğudan Akdeniz'e açılan Olympos Antik Kenti, ortasından geçen Akçay (Olympos Çayı) ile ikiye bölünür. Bu konumuyla tarih boyunca liman kenti olma özelliği taşıyan Olympos, günümüze gelen antik kentler arasında farklı bir yapı sergiler. Olympos kelimesinin Yunanca kaynaklo olmadığı düşünülmektedir. Bu adın kaynağı ve anlamı tam olarak açıklanmamakla birlikte, eski Anadolu dillerinden geldiği ve genellikle "yüksek dağ, ulu dağ" anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Kentin kesin kuruluş tarihi bilinmemektedir. Tarih sahnesinde Olympos Likya Birliği içinde bastığı sikkeler ile MÖ 168-78 yıllarında ilk kez görülür. Olympos bu birlik içinde üç oy hakkına sahip, altı ayrıcalıklı kentten birisidir. Hatta bazen birlik başkanının bu kentten çıktığı saptanabilir. MÖ 80 yılında kent, korsanların eline geçmiştir. Ünlü Korsan Zeniketes'in Olympos yakınlarındaki bir kalede oturduğu bilinmektedir. Anadolu kıyılarındaki ve dağlık bölgelerdeki karışıklıklar üzerine bölgeyi korsanlardan temizlemek için, Romalı komutan ve senatör Publius Servilius Vatia komutasındaki Roma Donanması MÖ 78 yılında Gelidonya Burnu'nda yapılan üç deniz savaşını da kazanarak Zeniketes'in ünlü kalesini yerle bir etmiştir. Zeniketes'in ölümünden sonra komşu kentlerle beraber Olympos da Roma'nın eline geçmiştir. Bu dönemlerde Hephaistos, Zeus ve Apollon kültlerinin Olympos'ta tapınım gördüğü bilinmektedir.
2. Biz bisiklet kiralayıp Yanartaş'ın olduğu dağa tırmandık; 4 mevsim sürekli yanan taşları görmek ve Çıralı'ya yüksekten bakmak çok güzel bir deneyimdi. Olympos'un sönmeyen ateşi ile ilgili efsaneyi de yeri gelmişken alıntılayayım:
Ephyra Kralı Glaukos’un oğlu Hipponoes bir av partisinde kardeşi Belleros’u öldürür ve “Belleros’u Yiyen” anlamına gelen Bellerophontes adını alır. Ephyra’dan sürülen Bellerophontes, Argos kralına sığınır. Kendisine sığınan bu genci öldürmeyi kendine yakıştıramayan Argos Kralı onu Likya Kralın'a gönderir.
Likya Kralı acınacak haldeki bu genci öldürmek istemez ve onu Olympos dağında yaşayan arslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu ve ağızdan alevler saçan canavar Chimera ile dövüşmeye gönderir. Bellerophontes, Pegassos adlı kanatlı atına binerek Chimera ile dövüşmeye gider. Chimera saldırdığında Pegassos havalanır ve Bellerophontes yere inerken mızrağı ile canavarı yerin yedi kat dibine gömer. Fakat Chimera yerin 7 kat altından alevler saçmaya devam eder. Anadolu’da binlerce yıldan beri anlatılagelen ve Homeros’un bize bu şekilde aktardığı efsaneye göre hala yanan alevler, Chimera’nın yerin yedi kat dibinden fışkıran alevleridir.
Bellerophontes’in zaferini kutlamak amacıyla Olympos’da bir yarış düzenlenir. Atletler Chimera Kutsal Ateşiyle meşalelerini tutuşturarak Olympos kentine koşarlar. Böylece, daha sonraları değişik spor dallarının eklendiği ve birkaç gün süren Olimpiyat Oyunları’nın Anadolu’daki ilk örneği gerçekleşmiş olur. Günümüzde yakılan “Olimpiyat Meşalesi” Chimera’nın sönmeyen ateşinin sembolik bir ifadesidir.
3. Spor: Ben bir yürüyüş bağımlısıyım ve sabahları çok erken güne başlarım. Kaldığımız süre boyunca her gün sabah saat 7'de kalkarak farklı route'larda 6-7 km yürüyüş yaptım; nar, mandalina, portakal, incir ağaçları arasında, tamamen doğa ile başbaşa bu yürüyüşlerin keyfi anlatılamaz, ancak yaşanır.
16 Haziran 2015 Salı
28 Mart 2010 Pazar
sehrin ortasinda cocuklara dogayi yasatmak...

cansu bir apartman cocugu. ben de bir apartmanda buyudum ama ankara'da kocaman bir sitede yasardik ve sitenin tum cocuklariyla birlikte butun gun disardaydim, 10 yasinda yaz geceleri eve dönmek icin saat 11-12'ye kadar iznimiz vardı, o kadar özgürdük ve rahattık. simdi cocugum surekli evde diye cok uzuluyorum. belki de bundandır her haftasonu onu özgürce oynayabilecegi bir yerlere-parka, bahceye, ormana, deniz kenarına-götürme sevdam. bizim evimize cok yakin ufak bir cennet parçası var, çok şanslıyız. ıhlamur kasrı fulya'dan beşiktaş'a giderken solda kalır, tam karşısında şişli evlendirme dairesi ve migros var. 25 bin m2 alana sahip. giriş 1 tl'dir. kasrın bahçesinde müthiş bir süs havuzu, 4-5 tane yüzyıllık manolya (şu anda açmış durumdalar ve nefes kesici bir güzelliğe sahipler), onlarca en az 100 yaşında türlü çeşit ağaç ve tabi pek çok eski ıhlamur ağacı var. bahçede yürüme yollarından ayrılmanızı istemiyorlar aslında güvenlikçiler ama ben cansu için bir top koyuyorum çantamıza ve salıyorum onu çimlere, çocuk diye birşey demiyorlar ona. kasırda bir tane cafe var, belediye işletmesi, sıcak soğuk içecekler ve basit yiyecekler var, kahvaltısı güzel görünüyor. 2 köşk var, içlerinde harika süslemeler yer alıyor, yapılma tarihi 1849-1855 arası; Abdulaziz'in burada bizzat katıldığı güreş müsabakları düzenlediği biliniyor, ayrıca Fransız şair Lamartine'i burada ağırlamış, Lamartine'in 1850 yılındaki gezisi sonrasında İstanbul'a ithafen yazdığı söz İstanbul'un her zamanki güzelliğini ne müthiş biçimde tanımlıyor: "Orada, Tanrı ve insan, doğa ve sanat hep birlikte, yeryüzünde öylesine mükemmel bir yer yarattılar ki, görülmeğe değer."
Biz kasra özellikle hava güneşliyken gitmeyi seviyoruz, cansu çimlerde koşarken, orada oturup bir türk kahvesi içmek ve gazetelere bakmak çok keyifli. ıhlamur kasrı'nın komik bir özelliği ise sanırım şişli evlendirme dairesinde evlenen tüm çiftlerin gelinlik-damatlıklarıyla burayı doğal bir fotoğraf fonu olarak kullanmaları. her daim kasrın bahçesinde, kasrın basamaklarında, havuz başında gelinler ve damatlar görebilirsiniz :) Daha detay bilgi için tıklayın
27 Mart 2010 Cumartesi
haydi uzunya'ya dogru uzayalım

havalar isiniyor, artik çocuklarimizin da bizim de evden çıkma vaktimiz geldi. biz hava iyi de olsa, kötü de olsa (kar yağıp fırtına kopmadıkça) haftasonları şehirden uzaklaşmayı çok seviyoruz. 3 hafta evvel bir cumartesi günü öğlen saatlerinde nişantaşından kaçıp kilyos-demirciköy yollarına düştük. cumartesi trafiğine rağmen 40 dakikada Demirciköy'de Uzunya'ya vardık. Biz Maslak-Bahçeköy-Zekeriyaköy istikametinden gittik ama Sarıyer üstünden gelmek de mümkün (her daim Demirciköy oklarını takip edeceksiniz, sonra da Uzunya'nın balıklı logosunda balığın burnunun gösterdiği istikameti :)) Uzunya deniz kenarında harika bir koya konumlanmış bir restoran, yazın plajı da hizmete açılıyor. O gün bizim ufak bir kutlamamiz vardi, balık yedik ve rakı içtik, servis hızlı, yemekler lezzetli, hesap makuldu. Cansu mersin balığı şiş yedi, hem de çok beğendi. Restoranın girişinde içinde canlı, büyük balıklar olan bir havuz var, Cansu oraya bayıldı, sürekli masadan kaçıp balıklara gitti, biz de onu rahat bıraktık. Yemekten sonra deniz kenarına yürüdük, taş topladık, denize fırlattık, dalgalara baktık, köşedeki gemi batığını merak ettik. Sonra hava çok soğudu, mecburen ayrıldık. Hava güzel olunca çok mu kalabalık olur ama onu bilmem ?!? Uzunya'nın hem de web sitesi bile var....
Etiketler:
balık,
çocuk,
demirciköy,
deniz,
kilyos,
rakı,
uzunya,
zekeriyaköy
Kanada-Vancouver
2010 Kış Olimpiyatları'nın yapıldığı Vancouver'a 2000 senesinde gitmiştim ve Hurriyet'te bu konuda bir roportajim cikmisti; madem bir blogum var, buyursun bu yazi da buraya gelsin yerlessin bakalim :) asagidaki linkte

33 aylik bir cocukla paris'te ne yapilir ?


hersey 23-26 mart icin bana hediye gelen 2 paris biletiyle basladi. once oguzhan'la basbasa olmayi dusunurken sonradan acaba cansu'yu da alsak yanimiza nasil olur diyerek paris'e bu kez de ailecek gitmeye karar verdik. bu benim paris'e 5. kez gidisim ve ilk defa hem cansu hem oguzhan'la beraberiz. ilk kez 2006 senesinde arkadasim nilgun'le gitmis ve 5 gun kizkiza acayip eglenmistik. diger 3 sefer ise 2009 senesindeydi ve hep isle alakaliydi. onceki seferlerde cok guzel restoranlara gitme firsatim olmustu. 2006'da yaprak, nilgun'le beni avenue montaigne'deki l'avenue'ye goturmustu (www.avenue-restaurant.com), paris'in nisantasi sayilabilecek, en sonunda eyfel'e ulasilan bu cadde ustunde en şık en havali butikleri bulmak mumkun. an american girl in paris bolumunde sex&city'nin carrie'sinin russian ile paris'e gittiginde kaldiklari ve odanin terasina ciktiginda eyfel'i gorup cocuklar gibi şen oldugu plaza athenee oteli de (http://www.plaza-athenee-paris.com) l'avenue'nun biraz ilerisinde. bu otel kalmak icin oldukca pahali ama onceden yer ayirtmak kaydiyla barinda bir icki icilebilir, cok etkileyici bir dekorasyona sahip ve cok şık bir yer. ayrica yine yaprak'la yazin gittigimiz hotelcostes'un restorani cok harika bir yer (www.hotelcostes.com). paris'te bizdeki doors'cular gibi costes kardesler diye bir grup var, bunlar paris'in en havali-en in mekanlarinin yaraticilari ve isletmecileri, yukarida bahsettigim l'avenue da hotelcostes de onlarin, ayrica mekanlarinda calinan CD'leri falan da var. gecen ay ertugrul ozkok "cool istanbul" baslikli yazisinda onlarin en yeni mekani Societe'den bahsetmisti, ayrica ayni yazi icerisinde bizim yaptigimiz isi de övmüş kendisi sagolsun :) (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13937878.asp) baska nerelere gidilir, neler yenir-icilir derseniz, benim gittigim ve hakikaten cok hayran kaldigim birkac yer daha var; maison blanche (http://www.maison-blanche.fr/) yine avenue montaigne ustunde yer aliyor, harika bir eyfel manzarası icin en onlerden masa istemek lazim. cristal room ünlü tasarimci philip starck'in baccarat icin tasarladigi muhtesem gosterisli masal dunyasindan firlamis gibi bir restoran, cok az sayida masa olmasi sebebiyle saniyorum yer bulmak icin cok önceden rezervasyon yapmak gerekir (http://www.baccarat.com/en/the-world-of-baccarat/bars-restaurants/cristal-room.htm). eyfel'de bulunan les jules verne ise michelin yildizli ünlü şef alain duccas'in restorani, burada muthis bir lezzet sölenine ve harika bir paris manzarasina hazir olun (http://www.lejulesverne-paris.com/) ve şık restoranlar için en son öneri musee du quai branly'nin tepesindeki les ombres (http://www.lesombres-restaurant.com/) muhtesem yemekleri, harika terası ve ambiyansiyla cok etkileyici bir mekan.
simdi gelelim aile tatilimize. ilk kez üc kagitci bir sofore denk geldik, aklinizda olsun havaalaninda cikarken taksi ister misiniz diye yaniniza yanasan birisi olursa sakın yüz vermeyin, biz önce anlamadık ver adamın arabasına biniyorduk az daha, sonra farkettik ki arabanin taksi levhasi ve taksimetresi yok, ben fiyati neasil hesaplayacagiz diye sordugumda ise bana fix price 85 euro oldugunu soyledi ki ayni yolu ben daha evvel 40 euro gibi bir rakama gittigim icin uyandik ve hemen uzaklastik oradan. normal taksi ile 38 euro odeyerek otelimize ulastik. oncelikle otelimizin merkezi bir yerde olmasini istedim cunku kücük bir cocukla her an bir seye ihtiyacimiz olabilirdi, bu nedenle champs elysee'yi kesen bir sokakta yeralan, fransiz bir arkadasimin onerdigi pershing hall'de kaldik (www.pershinghall.com), oteli www.splendia.com'dan cok iyi bir indirimle ve sorunsuz sekilde aldik. otel tum paris otelleri gibi kücük bir odaya sahip :) ama cok modern, yeni ve temiz dösenmis, cok hos bir tasarima sahip. otelin en onemli ozelligi patrick blanc tarafindan yapilmis bir vertical garden wall'a sahip olmasi (http://www.verticalgardenpatrickblanc.com/), bu enterasan adam ayni zamanda yukarida bahsettigim musee de quai branly'nin tum dış yuzeyini de vertical garden yapmış, dünyanın dört bir tarafındaki işleri sitesinden görülebilir. ben o kadar begendim ve etkilendim ki işlerinden, her binanın caddeye bakan cephesine zorunlu olarak bu bahçeler yapılmalı diye düşündüm :) otelimize yerlestikten sonra hemen champs elysee'ye ciktik ve leon'a oturup kocaman bir tencere dolusu midye yiyip bira ictik (http://www.leon-de-bruxelles.fr). burada 7 euro'ya cansu icin bir cocuk menusu aldik, firinda tavuk-french fries-portakal suyu-hello kity pembe dondurmasindan cok memnun kaldi kendisi :) yemekten sonra yolun karsi tarafindaki disney store'a gittik cunku bir sonraki gun icin hedefimiz cansu'yu disneyland'a goturmek ve disneyland biletleri buradan da alinabiliyor, biletler kisi basi 52 euro, cansu'ya para almadilar. daha sonra seine kenarina indik ve batobus ile seine gezisi yaptik (http://www.batobus.com), batobus tekneleri ustu fiberglas camla kaplanmis gezi tekneleri ve seine ustundeki tum tarihi/turistik noktalarda duruyor, istediginiz kadar inip binebiliyorsunuz ayni gun icerisinde, eyfel-louvre-saint germain bazi duraklari, kisi basi 12 euro. aksam otelimizin kosesindeki ufak brasserie'de harika bir makarna yedik ve kirmizi sarap ictik, saat 10 itibariyle deliksiz uyku vakti. sabah erkenden dustuk yollara, otelden cikarken buyuk bir paparazzi ordusu bizi bekliyordu :) megerse bizim otelde cheryl cole diye amerikali pek meshur bir sarkici kadin kaliyormus, onu bekliyorlarmis, lobide burun buruna gelmemize ragmen kendisini tanimadik diye bize bozulmus mudur acaba? champs elysee etoile duragindan son duragi marne la valle olan RER'e (trene) bindik ve 35 dakikalik bir yolculuktan sonra disneyland'a vardik. (www.disneylandparis.com) o anda bir gun evvelden biletlerimizi alarak ne kadar dogru birsey yapmis oldugumuzu anladik cunku giselerin onunde resmen binlerce insan vardi. carsamba gunu fransa'da belli bir yas altindaki cocuklara okullar tatil o nedenle de acayip bir kalabalik vardi. disneyland muthis buyuk bir yer. paris'in 1/5'i kadarmis. rehber kitaplarda, tümünü gezmek icin 4 gun gerekir deniyor. biz cansu'nun ufak olmasi sebebiyle zaten cogu bolume gitmeye gerek gormedik, ornegin walt disney studios ve adventureland daha cok buyuk cocuklara uygun yerler. bu nedenle de biz direk fantasyland'e gittik. burada pek cok masal kahramani kostumlu gorevli var, cocuklar onlarla tanisip fotograf cektiriyor, mesela cansu winnie the pooh ile tanismak istedi ama inanilmaz bir kuyruk var hepsinde, en az 30 dakika beklemeyi goze almak lazim. bir sekilde onu kandirip ilerledik. pek cok masalin "masal tüneli"ni yapmislar, bizim korku tünelleri gibi ufak trenlere binip giriyorsunuz iceriye ve masallari birebir yasatiyorlar dekorlar, sesler, kuklalarla. biz pamuk prensese ve pinokyo'ya girdik (yine 45'er dakika kuyrukta bekleyerek!) ve maalesef cansu ikisinden de korkunca daha fazla masal tüneline girmedik. atli karinca, ucan filler, cilgi fincanlar gibi klasik lunapark eglenceleri vardi, cansu bunlara bayildi. alice harikalar diyarinda'nin labirenti vardi, ondan da cok hoslandi; sonra da zaten baygin dustu uyuya kaldi arabasinda. saat 5'te main street'te gecit toreni yapiliyor, herkes yarim saat evvel gelip burada kaldirimda yer tutuyor, biz de tesadufen oradaydik ve iyi bir noktada durup beklemeye basladik. gecit torenini gorunce bir kez daha emin oldum ki, amerikalilar show business'i cok iyi biliyorlar. aslan kral'dan, peter pan'a, uyuyan guzel'den the incredibles'a kadar tum karakterler, ozel yapilmis araclarin ustunde gecit toreni yaptilar, bir cok dansci da onlara eslik etti, yaklasik 40 dakika suren bu program hakikaten buyuleyiciydi. bizim artik saat 6 itibariyle pilimiz bittiginden RER'le sehre döndük. champs elysee ustunde cok guzel italyan yemekleri yapan pizza pino (bu arada yasasin eskisehir pizza pino'su :)) aksam yemegi mekanimiz oldu. cansu pizza margaritasindan 5 dilim yiyerek bizi sasirtti. oguzhan mantarli ve ustunde kiymali sos olan guzel bir pizza yedi, benim ismarladigim carpaccio ise 5 kişilik falandi. persembe gunu gune yagmurla basladik. o nedenle fazla uzaga gitmeyelim dedik ve champs elysee ustunde virgin, sephora gibi dukkanlari dolastik. sonra hava acinca metro ile saint germain'e gittik ama metro duraklarinda yuruyen merdiven ve asansor olmamasi nedeniyle cansu'nun arabasiyla resmen helak olduk. saint germain'den yuruyerek luxemburg bahcelerine geldik (http://www.paris.org/Monuments/Luxembourg/), burasi cocukla vakit gecirebilecek harika bir yer, kocaman bahceler, dev gibi bir havuz, sehrin ortasinda ama sehirden tamamen kopuk bir yer. parkin tam karsisindaki mcdonalds'tan aldigimiz yemekleri burada yedik ve sonra yuruyerek otele donmeye karar verdik, bu sirada bahcenin duvarinda "göcmenler" fotograf sergisi vardi, ona baktik, italyan bir sanatcinin harika fotograflari icin tiklayin. saint germain'in galerilerle dolu sokagi rue de seine'den gecerken inanilmaz bir yagmur bastirdi, cansu o sirada arabasinda uyudugu icin mecburen bir cafe'ye sigindik, birer latte ictik, yagmur dinince kopruyu gecip louvre bahcelerinden yuruyup champs elysee'ye ve oradan otelimize vardik; cafe'den otele yuruyus 30 dakika surdu ama yagmur sonrasi cok keyifli bir yuruyus oldu. aksam bu kez pizza pino'nun karsi kosesindeki cafe roma'yi denedik ama hic begenmedik, ozellikle yemek sonrasi cansu icin biberona koymalarini istedigim 100 cc süt icin once mırın kırın yapip sonra koyup, hesaba da bunu 9 euro olarak eklemeleri nedeniyle kendilerine sonsuz gıcık oldum, sakın oraya gitmeyin :) cuma günü 2 gibi otelden cikacagimiz icin pek uzaga gitmemeye karar verdik; cansu'ya petit bateau'dan birkac cici aldik (www.petit-bateau.com), ben bir eczaneden birkac nuxe ürünü aldim, cok basarili ürünleri var ve orada cok ucuz oluyor (www.nuxe.com), oguzhan mercedes'in magazasina bakti, arabalar guzeldi :) birkac sandvic alip otele döndük, esyalarimizi toparlayip havaalanina dogru yola ciktik. gezinin sonunda, havaalaninda cansu'nun dusup kafasini demir boruya carpmasini ve ceviz kadar bir sislik olmasini da gezimize nazar boncugu saydik.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)